Kapitalizm, özel mülkiyete ve özel teşebbüse dayanan ekonomik bir sistemdir. Bu sistemde aktivitelerin hepsi değilse de çok büyük bir kısmı kar amacı güden özel bireyler ya da özel kuruluşlar tarafından yürütülür. Üretim araçları, örneğin ham madde, sermaye ve diğer gerekli araçlar büyük oran da bireyler tarafından sahiplenilir. Kapitalizm de ekonominin bir kısmı kamuya ait olabilir. Hükümet kamu sağlığı ve güvenliği, rekabetin sağlanması ve çevrenin korunması gibi belli bazı düzenlemeleri özel sektör üzerinde uygulayabilir. Ancak böyle düzenlemelerin genelde negatif sonuçları olur. Kurallar genelde bireylerin ve kurumların normal şartlarda gerçekleştirmeyecekleri uygulamaları zorunlu tutar.

Kapitalizm altında ekonomik alışverişler kar amacı güden özel bireyler veya firmalar arasında olur. Hem özel mülkiyet fikri hem de kar amacı fikri aslında kapitalizm öncesinde prensipleri ekonomide uygulanmış pek çok doktrin veya dinin kurallarına aykırıdır. Ancak 1700’lerde insanların ekonomik çıkarları dahil olmak üzere şahsi çıkarlarının peşinden gidebilme, özgürlüklerinin olması gibi bazı argümanlar güçlü bir şekilde ifade edilmiştir. 1714’de Bernard Mandeville tarafından yazılan “Arıların Hikayesi” (The Fabe Of The Bees) böylesi argümenlere bir örnektir. Mandeville’nin öyküsü, kendilerinin ne kadar bencil olduklarını anlayan ve bir reforma gitmeye ve diğerlerinin de iyiliğini düşünerek yaşamaya karar veren arıların bulunduğu bir arı kovanının hikayesidir. Ancak bu reform felaketle sonuçlanır. Askerler, hizmetçiler, tüccarlar, diğer pek çok arı kovandan atılır zira artık onların hizmetine ihtiyaç yoktur. Aslında Mandeville kovanın eski bencil ve kibirli haliyle çok daha iyi çalıştığını anlatmaya çalıimaktadır.
Toplumun tamamının iyiliğinin, insanların teker teker kendi çıkarlarının gözetebilmelerinden geçtiği fikri on sekizinci yüzyılda liberal ekonomik düşüncenin temel taşı olmuştur. Bu yüzyılın ortasında bu grup Fransız düşünür, fizyokratlar, bu fikri ekonomik teorilerine eklemlendirdiler. Merkantalizme karşı çıkarak gerçek zenginliğin ne ticarette ne de imalatta olduğunu, zenginliğin temellerinin tarımsal üretim olduğunu iddia ederler. Dahası bu zenginliğin geliştirilmesinin ekonomiye müdahale edici düzenlemelerden ve kısıtlamalardan değil kısıtlanmayan özgür girişimden geçtiğini iddia ederler. Hükümetlere, ekonomik düzenleme ve kısıtlamaları kaldırmaları ve insanlara pazarda rekabet edebilmeleri için serbest bırakmaları tavsiyesinde bulunurlar. Şu ifade fizyokratların fikirlerini özetler: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler.” (Laissez faire, laissez passer)
Laissez faire fikrinin en esaslı savunması Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Hakkında Araştırma” isimli çalışmasıdır. Smith İskoçyalı bir ekonomist ve filozoftur. Merkantalizme ve monopoliye karşı duruşuyla fizyokratlarla aynı fikirdedir.
Smith, bireylerin pazarda serbestçe rekabet edebilmelerini sağlayacak bir ekonomi politikası önerir. Bu politika en verimli uygulama olacaktır. Çünkü kar amacından başka insanları diğer insanlar için mal veya hizmet üretmeye motive edebilecek bir şey yoktur.
Smith merkantilistlere karşı çıkarak ülkeler arasında serbest ticaretin olması gerektiğini savunmuştur. Eğer yabancı topraklarda insanlar istediğimiz bir mal veya hizmeti kendimiz ürettiğimiz takdirde ortaya çıkacak maliyetten daha az bir maliyetle satmak istiyorsa, bu ticaretin gerçekleşmesi gerekmektedir. Ülkeler arası barışcıl ve serbest ticaret uzun dönemde insanlar için en faydalı olandır.
Modern dünya da üç çeşit kapilazim görülmektedir. Bunlar teşebbüs kapitalizmi, sosyal kapitalizm ve kolektif kapitalizmdir.
Teşebbüs kapitalizmi daha çok Anglo- Amerikan ülkelerde görülür ve saf kapitalizm olarak da nitelendirilir. Temelleri Adam Smith’ in fikirlerine çok yakın olan bu model Milton Fridman tarafından da güncellenmiştir.
Sosyal kapitalizm ise orta ve batı avrupa tarafından geliştirilmiş bir modeldir. Almanya doğum yeridir. Avusturya, Benelüks ülkeleri, İsveç, Fransa ve pek çok İskandinav ülkesinde bu model görülür. Teşebbüs kapitalizmine göre daha esnek ve pragmatik kurallara sahiplerdir. Bu modelin ana teması pazarın toplumsal oluşudur.
Son olarak kolektif kapitalizmin ana vatanı ikinci dünya savaşı sonrası Japonya’dır. Bu model iş birliğine dayalı uzun dönem ilişkileri vurgu yapar. Bu ekonomiyi cansız bir fiyat mekanizmasına değil ilişkisel pazar denilen bir mekanizmaya bırakmayı öngörmekten geçer.